Türk Kimyasının Ana Kraliçesi : Remziye Hisar

Cumhuriyet dönemi Türkiyesin’de çağdaş bilimin öncülerindendir ve kimya mesleğinin Türkiye’deki ilk kadın öncüsü olarak kabul edilir. Darülfünun’da fen bilimleri eğitimi alan ilk kadınlardandır ve Sorbonne Üniversitesinden doktora derecesiyle mezun olan ilk Türk kadındır. Fizikçi Feza Gürsey‘in ve psikiyatrist Deha Gürsey’in annesidir.

Hayatı:

1902 yılında Üsküp‘te doğdu. Babası istihkam yarbayı Salih Hulusi Bey, annesi Ayşe Refia Hanım’dır. Ailenin dört kızından biridir. Ailesi, Meşrutiyetin ilanından bir yıl sonra İstanbul’a göç etmiştir.

Remziye Hanım, Davutpaşa’daki üç yıllık mekteb-i iptida-i’yi, bir yılda henüz dokuz yaşında iken tamamladı. Daha sonra, İttihat ve Terakki Mektebi ve Emirgan İnas Rüştiyesine devam etti; çok sevdiği Türkçe öğretmeninin İstanbul Darülmuallimatı’na (Kız Öğretmen Okulu) transfer olması üzerine, öğrenimini bu okulda sürdürdü. Sınıfın iyi öğrencileri arasında yer alan Remziye Hanım, küçük sınıflardaki öğrencilere geometri ve matematik dersleri verdi. 15 Temmuz 1919 tarihinde okulun Darülfünun’a hazırlamak üzere oluşturduğu iki sınıflık bölümünden birincilikle mezun oldu.

Darülmuallimat’tan mezuniyetinin ardından Darülfünun’un kimya bölümüne kaydını yaptırdı. Kız öğrencilerin erkek öğrencilerden ayrı saatlerde ders aldığı bu dönemde, kimya bölümündeki üç kadın öğrenciden birisi idi. Kimyayı seçme nedenini bir röportajında “Fen derslerinde kanunlarda olsun, buluşlarda olsun hep yabancı isimler görmek beni kahrediyordu. Fen alanında bir tek Türk ismi görememenin ezikliğini, bu dalda başarılı olursam giderebilirim sanıyordum” cümleleriyle açıklamıştır.

Bakü’de  açılacak bir okulda öğretmenlik yapmak üzere İstanbul’dan kadın öğretmenler talep edilmesi üzerine hocalarından Sarıklı Vehbi Bey himayesinde beş okul arkadaşıyla birlikte 15 Aralık 1919’da İstanbul’dan ayrılıp Azerbaycan’a gitti. Sovyet Rusya’nın Azerbaycan’ın bağımsızlığına son vermesine kadar bir erkek lisesinde ders verdi. Orada bir kız öğretmen okulunun açılmasıyla ilgili verilen bir toplantıda Yüzbaşı Doktor Reşit Süreyya Bey ile tanıştı. 20 Nisan 1920’de onunla evlendi ve aynı yıl eşi ile birlikte İstanbul’a döndü. Ertesi yıl, oğlu Feza Gürsey’i dünyaya getirdi.

Türkiye’de Türk Kurtuluş Savaşı’nın devam ettiği bu dönemde Çukurova bölgesinin Fransızlardan geri alınması üzerine kendisi Adana’da Darülmuallima’ya müdür olarak, eşi ise kolordu doktoru olarak tayin oldu. Bir buçuk yaşındaki oğlunu annesine bırakarak Adana’ya gitti.

Cumhuriyetin ilanından sonra istifa etti ve tedavi amaçlı olarak Paris’te bulunan eşinin yanına gitti. Paris’te Sorbone Üniversitesinde kimya eğitimine başladı. Langevin ve Madam Curie gibi çok tanınmış bilim insanlarının öğrencisi oldu. Eğitiminin ikinci yılında Millî Eğitim Bakanlığı bursundan yararlanma hakkı elde etti. Pasteur Enstitüsünü takip ederek biyokimya sertifikası aldı. Doktorasına başlayacağı dönemde bursu kesilince Erenköy Kız Lisesine kimya öğretmeni olarak atanarak yurda döndü. 1924’te kızı Deha Gürsey’i dünyaya getirdi.

1930 yılında Millî Eğitim Bakanlığının yurt dışı doktora bursundan yararlanarak doktorasını yapmak üzere yeniden Paris’e gitti. Eşinden boşanan ve Paris’e çocukları ve kardeşiyle giden Remziye Hisar, 1933 yılında doktora tezini tamamlayarak Türkiye’ye döndü.

1933-1936 yılları arasında İstanbul Üniversitesinde kimya ve fizik kimya dersleri verdi. 1936 yılında bir süre için üniversiteden ayrıldı; Hıfzıssıhha Müessesesi Farmakodinami Şubesinde Kimya Mütehassıslığı görevinde bulundu.[6]

1942-1947 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Okulu Analitik Kimya ve Toksikoloji kürsüsünde görev yaptı. 1947 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi Kimya Kürsüsüne atandı. 1955 yılında Fransa’da “Officiel d’Academie” nişanına layık görüldü. 1959 yılında profesör oldu.

1973 yılında emekliye ayrıldı. Yaşamını İstanbul’da Anadoluhisarı Otağtepe’de ailesinden kalma konakta sürdürdü. 1991 yılında Tübitak Hizmet Ödülü’nü aldı.Oğlu Feza Gürsey’i Nisan 1992’de yitirdikten sonra 13 Haziran 1992’de öldü.

eserleri:

Dördü çeviri, beş ders kitabı yayımlamış; ayrıca kimya dalındaki buluşlarını içeren 16 bildirisi Fransa’da yayınlanmıştır. Uluslararası bildirileri arasında , Siirt dağlarında yetişen bir bitki türünün etkilerini içeren buluşu Fransa’da yayımlanarak bilim dünyasına tanıtılmıştır.

1920’lerden itibaren şiir yazan Remziye Hisar’ın bazı şiirleri “Bir Kadın Sesi” adlı kitapta bir araya getirilerek yayımlanmıştır.

ŞAŞIRTICI ŞEKİLDE GÖZLENEN ÇEKİRDEKTEKİ DNA

Hücre diyagramlarında veya örneklemelerinde DNA hücre çekirdeğindeki kütlesi bir kâse erişte gibi benzetilir. Birçok yıl önce, canlı organizmada hücrelerin kapladığı ortamın aksine düz cam plakalar üzerindeki hücrelerin görüntülerini çekmek bilim adamlarına DNA’nın canlı bir hücrede nasıl göründüğü hakkında fikir vermiş olabilir.

Araştırmacılar şimdilerde DNA’nın çekirdekte, yaygın illüstrasyonlarından veya cam plakalardan görünenlerden farklı olarak belirli bir düzen olabileceğini öne sürdüler.

Weizmann Bilim Enstitüsü’nden Profesör Talila Volk ve meslektaşları, kas kasılmalarının fiziksel kuvvetler yoluyla gen ifadesini nasıl etkileyebileceğini araştırıyorlardı. DNA’nın yapısının gen ekspresyonunu etkilediği bilinmektedir, çünkü hücrenin mekanizması DNA’nın aktif genleri içeren kısımlarına erişebilmelidir.

Volk, “Bunu daha fazla araştıramadık çünkü mevcut yöntemler kimyasal olarak korunmuş hücrelerin görüntülenmesine dayanıyordu, bu yüzden gerçek bir çalışan kasın hücre çekirdeğinde ne olduğunu yakalayamadık” dedi. Canlı bir hayvanda ince ayrıntıların görüntülenmesi çok zor olabilir çünkü hareketsiz olduklarında bile kalp atışları ve diğer kasları hareket edebilir ve seğirebilir.

Volk’un ekibi, bu zorluğun üstesinden gelen özel olarak tasarlanmış bir cihaz ve canlı bir meyve sineği larva modeliyle, hücrelerde kromatin, bir DNA karışımı ve onu düzenli tutan proteinler olarak bulunan DNA’nın düzenini incelemeyi başardı. Larvalardaki kas dokusu hücrelerinin çekirdekleri içindeki kromatin organizasyonunu görebildiler. Araştırmacılar gördükleri karşısında şaşırdılar: Hücrelerin çekirdeklerindeki DNA tüm alanı doldurmuyordu. Bunun yerine, kromatin, çekirdeğin iç duvarlarını çevreleyen ince bir tabaka halinde düzenlenmiştir. Yağ ve su veya faz ayrımı gibi nükleer sıvının çoğundan ayrıydı; fiziksel bir engel olmaksızın ayrılmışlardı.

Araştırmacılar, şimdi Science Advances‘te rapor edilen şaşırtıcı gözlemlerini doğrulamak istediler. Volk laboratuvarında araştırma görevlisi olan Dr. Dana Lorber, “…bulgular o kadar beklenmedikti ki, hiçbir hatanın içeri girmediğinden ve bu organizasyonun evrensel olduğundan emin olmamız gerekiyordu” dedi. Weizmann Bilim Enstitüsü’nden Profesör Sam Safran ile eLife‘da bir yayında açıklanan hesaplamalı bir kromatin organizasyonu modeli oluşturmak için işbirliği yaptılar.

Fiziksel kuvvetler gibi çeşitli özellikleri hesaba katan model, çekirdekte ne kadar sıvı olduğuna bağlı olarak kromatinin sıvılardan faz ayrımına uğrayacağını öne sürdü. Ayrıca kromatinin, larva kas hücrelerinde görüldüğü gibi kendini düzenleyeceğini de öngördü.

Bu araştırma ayrıca, hücreler cam slaytlar üzerinde kültürlendiğinde, düzleştikleri için içlerindeki hacmin değiştiğini de ileri sürdü. Bu, düzeni bozuyor ve DNA’nın çekirdeği dolduruyormuş gibi görünmesine neden oluyor olabilir.

Ek çalışma ayrıca insan beyaz kan hücrelerinde kromatinin çekirdekte aynı düzenlemeyi aldığını gösterdi; iç duvarı kaplar. Volk laboratuvarında doktora sonrası araştırmacı olan çalışmanın ortak yazarı Dr. Daria Amiad-Pavlov, “Bu, bulduğumuz şeyin genel bir fenomen olabileceğini ve bu kromatin organizasyonunun muhtemelen evrim boyunca korunmuş olduğunu gösterdi” dedi.

Bu çalışmanın insan sağlığı ve hastalıkları için önemli etkileri olabilir. DNA üzerinde etkili olan mekanik kuvvetlerin gen ekspresyonunu henüz anlamadığımız şekillerde etkilemesi mümkün olabilir. Fiziksel güçler ayrıca gen ekspresyonunu etkileyerek gelişim üzerinde büyük bir etkiye sahip olabilir. DNA’nın organizasyonu da bazı bozukluklarda değişebilir. Bu çalışmanın ortaya koyduğu birçok yeni soru hakkında daha fazla bilgi edinmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulacaktır.

 

Kaynakça: LabrootsWeizmann Institute of Science, eLife, Science Advances

Öğrenme beyinde nasıl gerçekleşir?

Yeni eğitim döneminin başlamasıyla tüm öğrencilerin aklında aynı sorular vardır bu dönem neler öğreneceğiz?  Bu soru cevaplanınca karşımıza birçok farklı cevap çıkar. Yeni öğreneceğimiz bilgiler için hafızamızı boşaltmamız gerekmez çünkü beynimiz telefon hafızası gibi değildir. İnsan hafızası için bilgisayara benzeterek bir tahminde bulunabiliyor. Yaklaşık 20 milyar civarındaki korteksimizde hücre var. Bunlar arasında trilyon kere bağlantı olursa yaklaşık 2,5 milyon GB hafızamız var.

Öğrenme olayı beynimizde nasıl gerçeleşir?

Öğrenme kısaca ‘’ bilginin kazanılması’’ olarak tanımlanabilir. Ancak okul, kitap, öğretmen, sınıf, sınav gibi sözcüklerle anlatılmak istenenden çok daha geniş bir anlam ifade eder.

Öğrenme; İnsanın bulunduğu çevreyi algılayabilmesi, çevredeki uyaranları, değişiklikleri fark edebilmesi ve bunlara uygun davranış ve tepkiler geliştirebilmesi becerisidir. Duygusal ve sosyal ve diğer birçok becerinin kazanılması öğrenme ile gerçekleşir.

Nörobilimsel olarak öğrenme; bilginin algılanması, kısa süreli bellek süreçlerinde işlenmesi, uzun süreli belleğe kaydı ve gereğinde geriye çağrılıp kullanılmasıdır. Öğrenme başta beyin olmak üzere sinir sisteminin bir fonksiyonudur. Öğrenme sinir sisteminin en küçük fonksiyonel birimi olan sinir hücrelerinde (nöronlarda) gerçekleşir.

Öğrenme, algılamanın ilk bölümü sonrasında beyinde gerçekleşir. Uyaranın (bilgi) bilinçli olarak algılanması, anlamlandırılması ve kaydedilmesi süreçleri (bellek) beyin hücrelerince (nöronlar) gerçekleştirilir. Beyin hücrelerine nöron (sinir hücresi) adı verilir. Nöronların uzun ve kısa uzantıları vardır. Uzun olan uzantılara akson, kısa olan uzantılara dentrit denir. Nöronlar (sinir hücreleri) bu uzantılar aracılığı ile birbirleri ile bağlantı kurarlar. Nöronların akson ve dentritlerinin birbirleri ile yaptıkları bu bağlantılara sinaps denir.

Öğrenme sürecinde duyu organlarından alınan uyarılar sinir hücrelerine (nöronlara) geldiklerinde, öncelikle nöronda uyarılma oluştururlar. Bu uyarılma, ilgili nöronlar arasında sinaptik aktiviteyi (bilgi alışverişini) arttırır. Öğrenme; hücresel düzeyde, nöronlar arasında ilişki kurulması yani sinaps oluşumu ile gerçekleşir. Uyaranlar, (bilgi) bu bağlantılar yoluyla nöronlar arasında transfer edilir ve öğrenme gerçekleşir. Öğrenmenin gerçekleşmesi için bilginin uzun süreli belleğe kaydı gerekir, bu kayıt için de sinapslarda bazı proteinlerin sentezi gerekir. Bu proteinler sinaptik bağlantıların kalıcı hale gelmesini sağlar.

Uzun süreli ve yineleyen ve belli şiddetin üzerindeki uyaran varlığında, uyarı nöronun çekirdeğine kadar ulaşır ve çekirdekte uyarılma oluşur. Nöron çekirdeğine ulaşan bu sinyallerle (uyarılar) nöronda protein sentezi gerçekleşir. Yani sinaptik protein sentezi, uyaranın nöronun çekirdeğini uyarması ile mümkündür. Günlük öğrenme pratiğinde bilginin veriliş şekli ve kalıcı öğrenme arasındaki ilişki, nöronal düzeyde bu mekanizma ile gerçekleşir. Yani bilginin yeterince güçlü verilmesi, nöronların çekirdek düzeyinde uyarılması, sinaptik protein sentezi ve kalıcı öğrenme ile sonuçlanır.

İnsan beyninde yaklaşık 100 milyar nöron bulunmaktadır. Nöronların da yaklaşık 15 milyarı beyin kabuğundadır. 15 milyar nöronun birbirleri ile oluşturacağı sinaps sayısı hesaplanamayacak kadar çoktur. Bu nedenle insanın öğrenme kapasitesi de ölçülemeyecek kadar büyüktür (ortalama 1000 tetrabyttır).

Yeni Bilgiler Öğrenirken Beynimiz Nasıl Değişir?

Beyinde uzun süreli işlevsel değişiklikler yeni şeyler öğrendiğimiz veya yeni bilgileri tekrar ederek kalıcı hale getirdiğimiz zaman meydana gelir. Beynin öğrenme ve değişme kapasitesi beyin plastisitesi ya da beyin esnekliği kavramı ile ifade edilir. Bu kavram özet olarak deneyimlerin beyindeki sinir yollarını yeniden nasıl düzenlediğini ifade eder.

Beyin esnekliğini zihnimizde oyun hamuru örneği ile somutlaştırabiliriz. Oyun hamuru ile bir pasta yaptığımızı düşünelim. Hamuru pasta haline getirebilmek için yuvarlamak, kenarlarından bastırmak, yeni hamur parçaları eklemek ve çıkarmak gerekebilir. Böylece hamurun şekli değişir. Benzer şekilde beyindeki sinir bağlantıları da deneyimlerimize veya duyusal tepkiye yanıt olarak yeniden düzenlenebilir.

Beyin esnekliği yaşam boyu gerçekleşen bir süreçtir ve birçok beyin hücresi bu sürece katılır. Beyin bireyin ömrü boyunca gelişir ve değişir. Ancak bu değişimler yaşamın belirli dönemlerinde daha baskın görülürken bazı dönemlerde etkisi azalabilir. Beyin esnekliği genetik faktörlere bağlıdır, ancak çevre şartlarından da etkilenebilir.

Bir bilginin öğrenilmesi sırasında beyinde oluşan değişiklikleri görebilmek için farklı yöntemler kullanılır. Bunlardan en yaygın olanı fMRI (işlevsel manyetik rezonans görüntüleme) yöntemidir. Bu cihaz beyinde kan akışında oluşan değişiklikleri tespit eder. Yeni bir şey öğrenirken beynin hangi bölgelerinde kan akışının arttığı yani beynin hangi bölgelerinin etkin olduğu bu yöntemle belirlenebilir.

Öğrenme sürecinde pratik yapmak yani tekrar, edinilen bilgilerin ya da becerilerin kalıcı olmasındaki en önemli aşamadır. Bir bilgiyi ya da davranışı tekrar etmek onu daha kolay hatırlamamızı ya da gerçekleştirmemizi sağlamanın yanı sıra beynimizi de değiştirir.

Öğrenme Sırasında Beynin Hangi Hücreleri Değişir?

Nöronlar beyindeki en bilinen hücrelerdir. Ancak gliyal olarak isimlendirilen hücreler beyindeki hücrelerin yaklaşık yarısını oluşturuyor. Gliyal hücrelerinin temel işlevinin nöronları bir arada tutmak olduğu düşünülüyordu. Ancak son yıllarda yapılan bir araştırma gliyal hücrelerinin de öğrenme sürecinde etkili olduğunu gösteriyor.

Nöronlar gliyal hücreleri tarafından çevrelenir ve korunurlar. Gliyal hücreleri sinir aksonlarının etrafını sarar. Bu yapı miyelin kılıfı olarak isimlendirilir. Protein ve yağdan oluşan miyelin kılıfı aksonların çevresinde yalıtım sağlar. Böylece sinir uyarılarının iletimini hızlandırır.

ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü araştırmacılarından R. Douglas Fields, yeni becerilerin öğrenildiği sırada bir aksonun etrafında yalıtım sağlayan miyelin miktarının arttığını buldu. Bu değişim tek bir gliyal hücresinin büyüklüğünün artması ve kılıfsız aksonlara yeni gliyal hücrelerinin eklenmesi şeklinde gerçekleşebiliyor. Bu değişiklikler bir nöronun sinyal iletme yeteneğini geliştirerek daha iyi öğrenmeye yol açar.

Öğrenme sürecini inceleyen farklı bilim insanlarının çalışmalarından yapılacak ortak bir çıkarıma göre bilgiyi daha uzun süreye yayarak, parçalara bölerek ve belirli aralıklarla tekrarlayarak kalıcı hale getirebiliriz. Böylece beynimize yeni bilgilerin beynimizdeki hücrelerde kalıcı hale gelmesi için yeterli imkânı verebiliriz.

İnsan Hafızası Nasıl Çalışır?

Çoğumuz hafızayı, beynimizin içinde bilgilerin saklandığı bir depo gibi algılarız. Oysa bilim insanları hafızanın bundan çok daha karmaşık olduğu görüşündeler. Onlara göre hafıza bir depodan çok bir işlemler zinciri. Zihnimizde gerçekleşen fark etme-kaydetme-hatırlama ve unutmayla ilgili bölümlerden oluşan bir zincir.

Hafızanın oluşmasında ilk adım kodlamadır. Kodlama seçici dikkatle başlar. Beyin ve düşünce sistemimiz dışarıdan gelen sınırsız sayıda uyarıya açık olmasına rağmen bu verileri kodlarken her veriye aynı işlemi yapmaz. Bilim insanları hafızayı hiç silinmeyecek biçimde kodlamak için her şeyden önce çok dikkat etmemiz gerektiğini söylüyorlar. Bir şeye ne kadar yoğunlaşırsak onun beynimize kodlanması da o kadar sağlam olur.

Bilgi ne kadar sık tekrarlanır ya da kullanılırsa hafızada kalıcı bir yer etmesi o kadar kolaylaşır. Uzun süreli hafızamız, sınırsız ölçüde bilgiyi çok uzun süre saklayabilir. Beynimizde bulunan nöronların tamamı birbirlerine bağlı değildir. Bu bağlantıların çoğunu  biz kendimiz geliştiririz. Bunun yolu, bilgilerin birbirleriyle ilişkilendirilmesidir. Bir beyin hücresi bir diğerine sinyal gönderirken ikisi arasında bir yol oluşur, eğer insan bunu tekrar ederse bu yol kalıcı olur. İki hücre arasındaki sinyal alışverişi ne kadar artarsa aralarındaki bağ da o kadar kuvvetlenir.

Çok kullanılan bağlantılar hatırlamayı kolaylaştırır. Ama konudan uzaklaştığımızda -dolayısıyla bağlantılar arası sinyal alışverişi durduğunda-  beynimiz bir süre önce çok iyi bildiği bir şeyi unutmaya başlar.  Kullanılmayan bağlantılar zayıflayarak kopar. Hatırlamakta güçlük çektiğimiz bilgiler, büyük oranda biz onları gündelik hayatımızda canlı tutmadığımız, yeterince kullanmadığımız için silinmeye başlamışlardır.

Biz yeni bir bilgiyi öğrenip tekrar ettikçe sadece bilgileri hatırlamamız kolaylaşmaz, beynimizdeki karmaşık hafıza devreleri de yapılanır ve zihnimizin performansı artır. Düşündüğümüz, hatırladığımız her şey zihnimizdeki bağlantıları derinleştirir. Biz düşündükçe, hatırladıkça her yeni tecrübeyle beynimizin fiziksel yapısı da değişir.  Ne kadar çok düşünür, analiz eder, yeni bağlantılar kurarsak beynimiz de o ölçüde güçlenir.

Kaynak:

Beynimiz Nasıl Öğrenir?

https://bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/yeni-bilgiler-ogrenirken-beynimiz-nasil-degisiyor

İnsan Hafızası Nasıl Çalışır?

Söğüt Ağaçları , Atık Suları Arıtabilir mi ?

Milyonlarca litre birincil kentsel atık su, hızlı büyüyen söğüt ağaçları kullanılarak sürdürülebilir bir şekilde arıtılırken aynı zamanda yenilenebilir biyoenerji ve ‘yeşil’ kimyasallar üretilebilir.

Kanada’da her yıl altı trilyon litre belediye atık suyu kısmen arıtılıp çevreye salınırken, 150 milyar litre arıtılmamış kanalizasyon doğrudan bozulmamış yüzey sularına boşaltılıyor.

Şimdi araştırmacılar bu akışı durdurmanın bir yolunu buldular : Söğüt ağaçlarının köklerinden süzerek. Quebec’te bir plantasyonla deney yapan bilim insanları , hektar başına 30 milyon litreden fazla birincil atık suyun “biyo-rafineri” kullanılarak yıllık olarak arıtılabileceğini tahmin ediyor.

Araştırmanın baş yazarı ve doktora öğrencisi Eszter Sas, “Bu ağaçların bu kadar yüksek miktarda atık suyu nasıl tolere edip arıtabileceğini hâlâ araştırıyoruz , ancak söğütlerin karmaşık ‘fito’-kimyasal araç takımı bize heyecan verici ipuçları veriyor” dedi.

Söğüt ağaçları doğal olarak kirlenmeye karşı toleranslıdır ve kökleri kanalizasyondaki yüksek nitrojeni filtreler, aslında üretilen biyokütleyi üç katına çıkarır, bu da daha sonra fosil yakıtlara alternatif olan yenilenebilir lignoselülozik biyoyakıtlar için hasat edilebilir.

ikinci nesil biyoyakıtlar

Fosil yakıtlara bir alternatif olan bu sözde ikinci nesil biyoyakıtlar, gıda zincirindeki hammaddeler için doğrudan rekabet etmezler.

Araştırmalarında, Sas ve UdeM ve Imperial College London’dan bitki bilimciler, biyokimyacılar ve kimya mühendislerinden oluşan Kanadalı-İngiliz bir ekip, ağaçlar tarafından üretilen yeni çıkarılabilir ‘yeşil’ kimyasalları tanımlamak için gelişmiş metabolomik (kimyasal) profilleme teknolojisini kullandı.

Söğütlerin yüksek miktarlarda ürettiği salisilik aside (en çok aspirinin ana maddesi olarak bilinir) ek olarak, önemli antioksidan, antikanser, antienflamatuar ve antimikrobiyal özelliklere sahip bir dizi “yeşil” kimyasal, kanalizasyon filtrasyonu yoluyla zenginleştirildi.

Sas, “Endüklenen kimyasal bileşiklerin çoğu daha önce söğütlerde görülmese de, bazıları meyan kökü ve mangrov gibi tuza dayanıklı bitkilerde gözlendi ve güçlü antioksidanlar olduğu biliniyor” dedi.

“İlginç bir şekilde, uyarılmış kimyasalların bir kısmı tamamen tanımlanmamış . Binlerce yıldır var olan söğüt ağaçlarında bile, keşfedilmeyi bekleyen ne kadar yeni bitki kimyası olduğu şaşırtıcı” diye ekledi.

ŞAŞIRTICI DERECEDE YÜKSEK VERİM

Söğütlerin atıksu arıtımının yıllık lignoselülozik biyoyakıt ve ‘yeşil’ kimyasal verimler üzerindeki etkisine bakıldığında, Sas’ ekibi deneysel plantasyonlarını kanalizasyonla sulamanın olumsuz yansımalarını bekliyordu. Ancak, verimler gerçekten bu kadar yükseldiğinde şaşırdılar

Sas’ın UdeM’deki doktora danışmanı Frédéric Pitre, “Atıksu arıtımı gibi çevresel zorlukları ele almak için doğal çözümler kullanmanın faydalarından biri, yenilenebilir biyoenerji ve yeşil kimya gibi tamamlayıcı biyo ürünler üretebilmemizdir” dedi.

“Bu biyorafineri konsepti, yeni çevre teknolojilerinin, yüksek düzeyde yerleşik petrol bazlı fosil yakıtlar ve kimyasallar pazarlarıyla ekonomik olarak rekabet etmesine izin verirken, aynı zamanda ekosisteme devam eden insan hasarını azaltmaya yardımcı olması açısından harika görünüyor.”

Kaynak : chemeurope.com 

Orijinal Yayın : sciencedirect.com

 

Deniz Suyunu Dakikalar İçerisinde İçilebilir Hale Getirmek

DOI: 10.1016/j.memsci.2020.119028

    Dünya Sağlık Örgütü’ne göre dünya çapında yaklaşık 785 milyon insan temiz, içilebilir su kaynaklarına erişemiyor.

Yeryüzünün çok büyük bir miktarının su olmasına karşın çoğu deniz suyudur ve   tüm suların sadece %2,5 ‘ini tatlı sular oluşturur. Temiz içme suyu elde etmenin yollarından biri    deniz suyunu tuzdan arındırmaktır. Kore İnşaat Mühendisliği ve Yapı Teknolojisi Enstitü (KICT), deniz suyunu membran distilasyonu işlemi ile içme suyuna dönüştürebilmek için electrospun nanofiber membranın geliştirildiğini duyurdu

Membran distilasyonundaki en büyük sorun membranın ıslanmasıdır. Membran distilasyonu sırasında eğer membran ıslanır ise membran değiştirilmelidir. Özellikle uzun süreli işlemlerde   kademeli olarak membranın ıslandığı gözlemlenmiştir.  Eğer membran tamamen ıslanır ise sızmaya yol açtığı için distilasyonu verimi azalır.

KICT’de Dr. Yunchul Woo tarafından yönetilen bir araştırma ekibi, alternatif bir nano teknoloji yöntemiyle ‘co-axial electrospun nanofiber ‘ membran geliştirdi. Bu yeni, tuzdan arındırma teknolojisi dünyanın tatlı su kıtlığını çözme potansiyeline sahip. Geliştirilen bu teknoloji, ıslanma sorununu önleyebilir ve uzun vadede kararlılığı sağlayabilir. Daha yüksek pürüzlü yüzey ve dolayısıyla daha yüksek hidrofobiklik için membrandaki nanolifler tarafından üç boyutlu bir yapı oluşturulmalıdır.

Co-axial electrospinning tekniği, üç boyutlu yapılara sahip mebranları elde etmek için en uygun ve basit seçeneklerden biridir. Dr. Woo’nun araştırma ekibi, çekirdek olarak poli (viniliden florür-ko-heksafloropropilen) ve kılıf olarak düşük polimer konsantrasyonu ile karıştırılmış silika aerojel kullanarak bir co-axiel kompozit membran üretti ve bir süper hidrofobik membran yüzeyi elde etti. Aslında, silika aerojel, iletken ısı kayıplarının azalması nedeniyle membran distilasyonu işlemi sırasında artan su buharı akışına yol açan geleneksel polimerlere kıyasla çok daha düşük bir termal iletkenlik sergiledi.

Membran distilasyonu uygulamalarında electrospun nanofiber membranların kullanıldığı çalışmaların çoğu, yüksek su buharı akışı sağlamalarına rağmen 50 saatten daha kısa süre çalışmışlardır. Dr. Woo ‘nun araştırma ekibi ise co-axial electrospun nanofiber membranı kullanarak membran distilasyon işlemini 30 gün boyunca uyguladı.

Co-axial electrospun nanofiber membran, 30 gün boyunca %99,99 tuz reddi gerçekleştirdi. Sonuçlara göre, düşük kayma açısı ve ısıl iletkenlik özellikleri sayesinde membran ıslanma ve tıkanma sorunları olmadan iyi çalıştı. Sıcaklık polarizasyonu, membran distilasyonundaki önemli dezavantajlardan biridir. İletken ısı kayıpları nedeniyle membran damıtma işlemi sırasında su buharı akış performansını azaltabilir. Membran, düşük kayma açısı, düşük termal iletkenlik, sıcaklık polarizasyonundan kaçınma ve süper doymuş yüksek su buharı akışı performansını korurken az miktarda ıslanma ve kirlenme gibi birkaç önemli özelliğe sahip olduğundan, uzun vadeli membran distilasyonu uygulamaları için uygundur.

Dr. Woo’nun araştırma ekibi, membran distilasyon işleminde yüksek su akışı performansındansa önemli olanın daha kararlı bir sürece sahip olmak olduğunu belirtti.

Dr. Woo, “Co-axial electrospun nanofiber membranın, deniz suyu çözeltilerinin ıslanma sorunları yaşamadan arıtılması için güçlü bir potansiyele sahip olduğunu ve pilot ölçekli büyük ölçekli membran distilasyonu uygulamaları için uygun membran olabileceğini” söyledi.

 

 

Kaynak : phys.org  

3 Boyutlu yazıcılar için kimyasal direnci yüksek reçine üretildi

Alman bilim insanları 3 boyutlu yazıcıların verimini artırabilecek bir reçine elde ettiler.

3 boyutlu yazıcıların temel çalışma mantığı polimerlerin eritilip belirlenen yerlere katman katman döküldükten sonraki saniyelerde soğutulmasıdır. Burada önemli olan şey ise ısıtma sisteminin polimeri eritip tüpün içinde kolayca hareket edebilecek kadar akışkan ancak tüpün ucundan döküldükten sonra kolayca soğuyabilecek yoğunlukta ve sıcaklıkta yapabilecek kapasitesinin olmasıdır.

Reçine ise 3 boyutlu yazıcılar yoluyla bir ışık kaynağı altında sertleştirmek üzere tasarlanmış bir fotopolimer sıvı malzemedir. Yapılan çalışmada ise yeni üretilen reçinenin uygulandığı yüzeylerde foto-oksijenizasyon ve foto redoks uygulamalarının işe yaradığı gözlemlendi.

Foto-oksijenizasyon uygulaması bir ürüne ışığın yansıtılarak oksijeni ürünün yüzeyine yerleştirmek olarak tanımlanabilir. Foto redoks ise, bir ürünün yansıtılan ışığın enerjisini alarak 1 elektronunu ürün içerisinde hareket ettirmesini sağlayan bir olaydır.

İzosiyanat ve akrilat 

Köln Üniversitesinden Axel Grisbech, takımının geliştirdiği reçinenin, birçok katalizörün de yüzeyde kalmasını sağlayacak özellikte olduğunu ve aynı zamanda da kimyasal olarak dirençli olduğunu açıklıyor.

Bu iki olayın gerçekleşmesini kolaylaştıran reçine ise izosiyanat ve akrilattan oluşmaktadır. Sektördeki rakiplerinin organik çözücülere karşı dayanıksız olması bu reçinenin öne çıkmasını sağlıyor.

Reçine ısıtılıp ve ışık kaynağıyla soğutulup ürünü oluşturduktan sonra, yani baskı işleminden sonra, reçinedeki reaktif izosiyanat grupları ürünün yüzeyinde korunur ve sonradan işlevselleştirme uygulamasında kolaylık sağlar. Sonradan işlevselleştirme uygulaması,  hızlandırıcı reaksiyonları kolaylaştırabilecek maddeleri yüzeye sabitlemek için izosiyanat gruplarının 4-aminobenzofenon ile reaksiyona girmesidir. İşlem sonrası, izosiyanat gruplarını su ile reaksiyona sokarak, sonraki reaksiyonlara karşı en kararlı kimyasal bağlardan biri olan üre bağlarını oluşturur. Reçine bu sebepten ötürü kimyasal olarak dirençlidir.

Kimyasal direnç, şeffaflık ve sonradan işlevselleştirme olasılığı

Almanya, Heidelberg Üniversitesi’nden polimer kimyager Eva Blasco, ”Bu reçinenin en büyük başarısı üç önemli özelliğin birleşimidir: kimyasal direnç, şeffaflık ve sonradan işlevselleştirme olasılığı. Şu anda 3 Boyutlu baskı için kullanılan polimerlerin çoğu organik çözücülere karşı zayıf direnç gösterdiğinden, kimyasal direnç özellikle zordur. Ayrıca, sonradan işlevselleştirme olasılığı, sistemi daha çok yönlü hale getirir ve kimyasal sentez ve hızlandırmada kullanımı için yeni olanaklar açar.” şeklinde görüşlerini belirtiyor.

Annalisa Chiappone, aynı zamanda yüzey işlevselleştirmesinin ürünlerde oldukça arzu edilen bir özellik olduğunu belirtiyor. “Sonradan işlevselleştirme uygulaması, malzemeyi istenilen reaksiyon için uygun hale getiren, 3 boyutlu malzemeye çok iyi bir yönlülük sunan bir uygulamadır.”

Griesbeck ve arkadaşları,  diğer katalizörlerin reaksiyonları için mevcut çalışmalarını genişletmeyi planlıyor.

Gelecek senelerde 3 boyutlu yazıcılarımızdan daha çok verim elde etmek ümidiyle.


Kaynaklar

Hybrid resin offers new dimension in flow reactor printing | ChemistryWorld

From 3D to 4D printing: a reactor for photochemical experiments using hybrid polyurethane acrylates for vat-based polymerization and surface functionalization | pubs.rsc.org

Nano-Fotosentez: İnme Tedavisi İçin Aydınlatıcı Bir Olanak

İnme hastalarının beyinlerindeki tıkanmış kan damarları, oksijenden zengin kanın hücrelere ulaşmasını engelleyerek ciddi hasara neden olur. Bitkiler ve bazı mikroplar fotosentez yoluyla oksijen üretirler. Ya hastaların beyinlerinde fotosentez yapmanın bir yolu olsaydı? Şimdi, ACS’nin Nano Letters’ında rapor veren araştırmacılar   , konsept kanıtı gösterisinde mavi-yeşil algler ve özel nanopartiküller kullanarak hücrelerde ve farelerde tam da bunu yaptılar.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, felçler her yıl dünya çapında 5 milyon insanın ölümüne neden oluyor. Milyonlarcası daha hayatta kalır, ancak genellikle konuşma, yutma veya hafıza ile ilgili zorluklar gibi engeller yaşarlar. En yaygın neden beyindeki bir kan damarı tıkanıklığıdır ve bu tip felçten kalıcı beyin hasarını önlemenin en iyi yolu tıkanıklığı mümkün olan en kısa sürede çözmek veya cerrahi olarak çıkarmaktır. Ancak bu seçenekler, inme gerçekleştikten sonra yalnızca dar bir zaman aralığında çalışır ve riskli olabilir.

Synechococcus elongatus gibi mavi-yeşil algler, kalp dokusundaki oksijen eksikliğini ve tümörleri fotosentez kullanarak tedavi etmek için daha önce çalışılmıştı. Ancak mikropları tetiklemek için gereken görünür ışık, kafatasına nüfuz edemez ve yakın kızılötesi ışık geçebilse de, doğrudan fotosentezi güçlendirmek için yetersizdir. Genellikle görüntüleme için kullanılan “yukarı dönüşüm” nanoparçacıkları, yakın kızılötesi fotonları emebilir ve görünür ışık yayabilir. Bu nedenle, Huazhong Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’ndeki Lin Wang, Zheng Wang, Guobin Wang ve meslektaşları, bu parçaları birleştirerek bir gün inme hastaları için kullanılabilecek yeni bir yaklaşım geliştirip geliştiremeyeceklerini görmek istediler – S. elongatus , nanopartiküller ve yakın- kızılötesi ışık — yeni bir “nano-fotosentetik” sistemde.

Araştırmacılar, S. elongatus’u  , dokuya nüfuz eden yakın kızılötesi ışığı, mikropların fotosentez yapmak için kullanabileceği görünür bir dalga boyuna dönüştüren neodimyum yukarı-dönüşüm nanoparçacıkları ile eşleştirdi  . Bir hücre çalışmasında, nano-fotosentez yaklaşımının oksijen ve glikoz yoksunluğundan sonra ölen nöron sayısını azalttığını buldular. Daha sonra mikropları ve nanoparçacıkları tıkanmış serebral arterleri olan farelere enjekte ettiler ve fareleri yakın kızılötesi ışığa maruz bıraktılar. Terapi, ölmekte olan nöronların sayısını azalttı, hayvanların motor fonksiyonlarını iyileştirdi ve hatta yeni kan damarlarının büyümeye başlamasına yardımcı oldu. Araştırmacılar, bu tedavinin hala hayvanlar üzerinde test aşamasında olmasına rağmen, bir gün insan klinik deneylerine doğru ilerleme sözü verdiğini söylüyor.

Referans: Jian Wang, Qiangfei Su, Qiying Lv, Bo Cai, Xiakeerzhati Xiaohalati, Guobin Wang, Zheng Wang ve Lin Wang, 19 Mayıs 2021, Nano Harfler .
DOI: 10.1021/acs.nanolett.1c00719

Kaynak: Scitechdaily

Yaşam için Kritik Bir Enzim olan Nitrojenazın Azotu Amonyağa Nasıl Dönüştürdüğüne İlişkin Yeni İpuçları

Metaller, Sert Azot-Azot Bağlarını Zayıflatmak İçin Birlikte Nasıl Çalışır?

Tüm canlı hücreler için gerekli olan bir element olan azot, Dünya atmosferinin yaklaşık yüzde 78’ini oluşturur. Ancak çoğu organizma bu azotu amonyağa dönüşene kadar kullanamaz. İnsan amonyak sentezi için endüstriyel işlemler icat kadar, gezegen hemen hemen tüm amonyak nitrogenases kullanarak mikrop tarafından oluşturulan, nitrojen-nitrojen bağı kırmak tek enzimler gaz dınitrojen bulunabilir, ya da N 2 .

Bu enzimler, bu kritik reaksiyonu gerçekleştirmeye yardımcı olan metal kümeleri ve kükürt atomları içerir, ancak bunu nasıl yaptıklarının mekanizması iyi anlaşılmamıştır. İlk defa, MİT kimyagerler hemen formları, N olduğunda bu kompleks yapısını belirledikten 2 bu kümeler için bağlanır, ve kümeler şaşırtıcı ölçüde nitrojen-nitrojen bağı zayıflatan mümkün olduğunu keşfettik.

“Bu çalışma, kırılması zor olan çok güçlü bir bağa sahip olan bu gerçekten atıl molekülü aktive etmenize izin veren mekanizma hakkında fikir edinmemizi sağlıyor” diyor ’48 Kariyer Gelişimi Kimya Bölümü Yardımcı Doçenti Daniel Suess. MIT ve çalışmanın kıdemli yazarı.

Şu anda Tulane Üniversitesi’nde yardımcı doçent olan eski bir MIT doktora sonrası öğrencisi olan Alex McSkimming, yakın zamanda Nature Chemistry’de yayınlanan makalenin baş yazarıdır .

Azot Fiksasyonu

Azot, proteinlerin, DNA’nın ve diğer biyolojik moleküllerin kritik bir bileşenidir. Atmosferden özü azot için, erken mikroplar nitrogenases, amonyağa dönüştürmek azot gazı (NH gelişti 3 adı verilen bir işlem azot bağlanması yoluyla). Hücreler daha sonra bu amonyağı daha karmaşık azot içeren bileşikler oluşturmak için kullanabilir.

Suess, “Büyük ölçeklerde sabit nitrojene erişim yeteneği, yaşamın çoğalmasını sağlamada etkili oldu” diyor. “Dinitrojen gerçekten güçlü bir bağa sahip ve gerçekten reaktif değil, bu yüzden kimyacılar temelde onu inert bir molekül olarak görüyorlar. Bu, hayatın çözmesi gereken bir bilmecedir: Bu hareketsiz molekülün nasıl faydalı kimyasal türlere dönüştürüleceği.”

Tüm nitrojenazlar bir dizi demir ve kükürt atomu içerir ve bazıları ayrıca molibden içerir. Dinitrojenin, amonyağa dönüşümü başlatmak için bu kümelere bağlandığına inanılmaktadır. Bununla birlikte, bu etkileşimin doğası açık değildir ve şu ana kadar, bilim adamları, N karakterize etmek mümkün olmamıştı 2 , bir demir-sülfür küme bağlanma.

Nitrogenases N bağlamak nasıl ışık tutacak 2 , kimyagerler onlar doğal olarak oluşan kümeleri modellemek için kullanabileceği demir-kükürt kümeleri daha basit versiyonlarını tasarladık. En aktif nitrojenaz, yedi demir atomu, dokuz kükürt atomu, bir molibden atomu ve bir karbon atomu içeren bir demir-kükürt kümesi kullanır. Bu çalışma için MIT ekibi, üç demir atomu, dört kükürt atomu, bir molibden atomu olan ve karbon içermeyen bir tane oluşturdu.

Dinitrojenin demir-kükürt kümesine doğal bağlanmasını taklit etmeye çalışmanın bir zorluğu, kümeler bir çözelti içindeyken dinitrojen gibi alt tabakaları bağlamak yerine kendileriyle reaksiyona girebilmeleridir. Bunun üstesinden gelmek için Suess ve öğrencileri, ligand adı verilen kimyasal grupları bağlayarak küme çevresinde koruyucu bir ortam yarattılar.

Araştırmacılar burada N olan bir demir atomuna için hariç olmak üzere metal atomunun her biri için bir ligand bağlı 2 bağlandığı kümeye. Bu ligandlar istenmeyen reaksiyonları önler ve dinitrojenin kümeye girmesine ve demir atomlarından birine bağlanmasına izin verir. Bu bağlanma gerçekleştiğinde, araştırmacılar X-ışını kristalografisi ve diğer teknikleri kullanarak kompleksin yapısını belirleyebildiler.

Ayrıca, N iki azot atomu arasında üç bağ olduğu bulunmuştur 2 şaşırtıcı ölçüde zayıflar. Bu zayıflama, demir atomları elektron yoğunluğunun çoğunu nitrojen-azot bağına aktardığında meydana gelir, bu da bağı çok daha az kararlı hale getirir.

Küme İşbirliği

Bir başka şaşırtıcı bulgu, kümedeki tüm metal atomlarının bu elektron transferine sadece dinitrojenin bağlı olduğu demir atomunun değil, katkıda bulunmasıydı.

Suess, “Bu, bu kümelerin bu atıl bağı etkinleştirmek için elektronik olarak işbirliği yapabileceğini gösteriyor” diyor. “Azot-azot bağı, aksi halde onu zayıflatmayacak olan demir atomları tarafından zayıflatılabilir. Bir kümede oldukları için bunu işbirliği içinde yapabilirler.”

Araştırmada yer almayan Harvard Üniversitesi Kimya ve Kimyasal Biyoloji Bölümü başkanı Theodore Betley, bulguların “demir-kükürt küme kimyasında önemli bir kilometre taşını” temsil ettiğini söylüyor.

Betley, “Atmosferik nitrojeni sabitlediği bilinen nitrojenaz enzimleri, kaynaşmış demir-kükürt kümelerinden oluşmasına rağmen, sentetik kimyagerler şimdiye kadar hiçbir zaman, sentetik analogları kullanarak dinitrojen alımını gösteremediler” diyor. “Bu çalışma, demir-kükürt küme topluluğu ve genel olarak biyoinorganik kimyagerler için büyük bir ilerlemedir. Her şeyden çok, bu ilerleme, demir-kükürt kümelerinin henüz keşfedilmemiş zengin bir reaksiyon kimyasına sahip olduğunu göstermiştir.”

Araştırmacıların bulguları ayrıca, bu çalışma için yarattıkları gibi demir-kükürt kümesinin daha basit versiyonlarının nitrojen-azot bağını etkili bir şekilde zayıflatabileceğini doğruladı. Suess, nitrojeni sabitleme yeteneğini geliştiren en eski mikropların benzer tipte basit kümeler geliştirmiş olabileceğini söylüyor.

Suess ve öğrencileri şimdi, demir-kükürt kümelerinin daha karmaşık, doğal olarak oluşan versiyonlarının dinitrojen ile nasıl etkileşime girdiğini incelemenin yolları üzerinde çalışıyorlar.

Referans: Alex McSkimming ve Daniel LM Suess, 27 Mayıs 2021, Nature Chemistry .
DOI: 10.1038/s41557-021-00701-6

Kaynak: Scitechdaily

Gelecekte Vanilya Plastik Şişelerden Yapılabilir

Vanilya

Bir çok alanda kullanılan vanilin gelecekte plastik atıklardan yapılabilir.

Kozmetik, gıda, ilaç ve temizlik maddelerinde kullanılan vanilyay talep hızla artmaktadır. 2018 yılında küresel vanilin talebi yaklaşık 40.800 ton’dur ve Haziran Green Chemistry dergisinde yayınlanan makaleye göre 2025 yılına kadar 65.000 tona çıkması bekleniyor.

Bilim insanları yeni bir araştırmaya göre genetik olarak tasarlanmış bakterilerle plastik atıkları vanilya aromasına dönüştürmenin bir yolunu buldular.

Vanilyanın koku ve tadının çoğunu taşıyan bileşik olan vanilin, vanilya çekirdeğinden doğal olarak elde edilebilir veya sentetik olarak üretilebilir.  Vanilinin yaklaşık %85’i şu anda fosil yakıtlarından alınan kimyasallardan üretilmektedir.

Vanilya (Vanilin) Molekül Yapısı
Vanilya (Vanilin) Molekül Yapısı

Vanilya talebi vanilya fasulyesi arzını “çok aşıyor”, bu yüzden bilim adamları sentetik olarak vanilin üretmeye başvurdular. Yeni çalışma için araştırmacılar, hem vanilin tedarik etmenin hem de plastik kirliliğini azaltmanın bir yolu olarak plastik atıkları vaniline dönüştürmek için yeni bir yöntem kullandılar.

Önceki çalışmalar, polietilen tereftalattan yapılmış plastik şişelerin tereftalik asit olarak bilinen temel alt birimine nasıl parçalanacağını göstermişti. Yeni çalışmada, İskoçya’daki Edinburgh Üniversitesi’ndeki iki araştırmacı, tereftalik asidi vaniline dönüştürmek için genetik olarak E. coli bakterisi tasarladı . Tereftalik asit ve vanilin çok benzer kimyasal bileşimlere sahiptir ve tasarlanmış bakterilerin aynı karbon omurgasına bağlı hidrojen ve oksijen sayısında yalnızca küçük değişiklikler yapması yeterlidir. 

The Guardian’a göre araştırmacılar, genetiğiyle oynanmış bakterilerini tereftalik asitle karıştırdı ve bir gün boyunca 98.6 Fahrenheit (37 santigrat derece) sıcaklıkta tuttu. Tereftalik asidin yaklaşık %79’u daha sonra vaniline dönüştü. 

Yazarlar çalışmada, “Küresel plastik atık krizi artık gezegenimizin karşı karşıya olduğu en acil çevresel sorunlardan biri olarak kabul ediliyor” diye yazdı. The Guardian’a göre, dünya çapında her dakika yaklaşık 1 milyon plastik şişe satılıyor ve bunların yalnızca %14’ü geri dönüştürülebiliyor. Geri dönüştürülenler sadece giysi veya halı için elyafa dönüştürülebilir. 

Kaynak: Live Science